“FADİME KİMDİR?”
Kovaladıkça uzaklaşan, uzaklaştıkça inatla kovaladığım İnternet’in sanal labirentlerinde, kendimi teknolojik özürlü biri hissediyor, gittiği yolu tekrar bulabilmek için fasulye serpen masal çocuğu gibi bazı köşe başlarını belleğimde çentikleyip korkak, meraklı ve tereddütle, aşırı hızla gelip geçenler arasında, ağır aksak dolaşıyordum ki;
Tam da, ‘kimsin?’ sorusuna bile bir anda yanıt veremeyecek kadar ilerlediğim, şartlı reflekslerimin hatırlattığı temel ihtiyaçlarımı erteleyecek kadar zorunlu yaşamdan uzaklaştığım bir anda birileri sanal mikrofonu burnuma dürtüp, ‘Fadime kimdir?’ sorusu ile sarstı beni. En bildik soru karşısında bile bocalayan ortaokul dönemlerimi anımsadım bir an. Kimdi gerçekten Fadime?
En başta şunu söylemem gerekir ki Fadime; Karadeniz kadılarının sosyal, kültürel örüntüsünün dışında özel amaçlarla üretilmiş klasik, klasik olduğu kadar banal fıkralardaki normal insan zekasından berice, her şeyi tersten okuyup anlamsız yanıtlar vererek insanları alaycı ve trajikomik bir devinimle güldüren Temel’in sevgilisi Safinaz veya Dursun’un karısı Fadime değildir. Eğer psikolojik bir vakadan söz etmiyorsak, Sarptan Sakarya’ya kadar böyle bir Fadime yoktur. Kimse aramasın.
Her ne kadar kapitalist üretim ilişkilerinin nesnelliğinde köyde Fadime, kasabada Fatma, zengin konakların mutfağında Fadik kadın, apartıman katlarında Fatoş, sosyete çevrelerinde Fifi olarak değişip anılsada O; tarihsel sürecin en acımasız koşullarında insan soyunun bekasını sağlayacak kadar doğurgan, erkeği sabana koşulursa o da koluna yapışıp tohum serpecek kadar paylaşımcı, açlığın kol gezdiği dönemlerde kimseye kılınmadan yumruğunu boş midesine bastırıp;
Nani hahi çhe Xasani ninni ninni ey Hasan
Mele mulun nanaskani karşıdan geliyor anan
Kalamani dokaçe-i bir elinde çarıklar
3i3i opşa mokaçe-i diğer eli ile süt dolu göğüslerini tutmuş.
diyerek aç torununun beşiğini sallayıp uyutmaya çalışan bir ninedir. İhanette, en sevdiğini dahi alnının çatından vurabilecek kadar kıskanç bir dişi. Çarşı ortasında karnından bıçaklandığı eşinin, dışarı dökülen bağırsaklarını içeri sokup, belindeki peştamalı ile bağlayarak sırtına vurup götüren sadık eştir.
Benim, yıllardır araştırıp yüzlerce öyküsünü dinlediğim ve bildim bileli tanıdığım Fadime böyle bir Fadime’dir.
İsterseniz benim kuşağımın çok iyi bildiği ve her dinlediğimde, ‘Hipokrat acaba yaşadı mı yoksa toplumumuzun düşünselinde bir felsefe, bir erdem midir..?’ diye tereddüde düştüğüm bir Fadime öyküsünü anlatayım, siz de tanıyın Fadime’yi.
Gerçek adını kimse bilmez bu anlatacağım Fadime’nin. Pazar’da Aşe, Vi3’e de Fadime, Hopa’da Nuriye, Arhavi’de Zekiye’dir. Bu öyküyü her kim anlattı ise, Nana-i (Nanayi) olarak andığı için gerçek adını bende sormadım doğrusu. Ama Nana-i; annelerin annesi, büyük anne, en büyük, en bilge, en esirgeyen hasılı, pek çok insani erdemleri karakterinde toplamış ana anlamındaki unvanı birebir hak etmiştir kanımca.
Mesela benim büyük annemin adı Nuriye idi ama bizler onu ‘Ena veya Nana, hatta biraz daha abartıp kutsar gibi ‘Nanayi’ diye çağırırdık onu. Babamdan gelecek tüm ceza-i tehlikelere karşı, fırtınaya tutulmuş taka gibi koşarak gider, Ena’nın doğurganlık misyonu çoktan bitmiş kocaman kalçalarının arkasına sığınırdım hep. Etkili de olurdu. Ena ile özdeş tanıdığım ucu eğri baston bozuntusunun menzilinden öte geçemezdi babam.
*
Olay yıllarında, Doğu Karadeniz’in haşin coğrafyasına, tavizsiz geleneklerine direnmiş, yetmişinden çekip merdivenini, seksenine dayamıştır Nana-i. Dosta, özellikle düşmana inat dinçliğini muhafaza etmiş, kimse onu beli bükülmüş yürürken görmemiştir. Doksanlı yaşlarında dünyayı terk ederken bile aynı dinçliği, diriliğini koruduğunu söylerler.
Dağlarda eşkıya dolaşan kocasının kan düşmanları, adamın neslini kurutalım diye iki oğlunu Nana-i’nin gözleri önünde öldürürler. Fakat bir oğlu daha vardır Nana-i’nin, kocasının gece karanlığında gelip döllediği karnında. O gece eşkıyalardan biri Nana-i’nin karnına çok bakmış ama hamile olduğunu kestirememiştir. Sonunda Kan gütmenin kadına dokunulmaz kuralı gereği son anda vazgeçerler Nana-i’ yi öldürmeyi.
Nana-i , hamileliğini en yakınlarından bile saklar. Doğum sancılarının canhıraş çığlıklarını o gecenin fırtınasındaki gök gürültülerine karıştırır. Tek başına yaşadığı kulübemsi evinin ahırında, yaşamı süresince pek çok çocuk doğurtmuş uz elleriyle kendi ebeliğini kendi alır yuvasından.
Başından geçen o acı olaydan sonra ölünceye kadar gülümsediğini bile kimse görememiştir Nana-i’nin. Ama ben, çocuğu doğurunca dudaklarından erkek çocuk doğurmanın şimdilerde anlamsız ama döneminde haklı gururu ile yüzünde intikam tebessümleri dolaştığından eminim.
Anadolu’nun hemen her köşesinde olduğu gibi, Lazona’da da erkek egemen anlayışın bir ürünüdür erkek çocuk istemi. O zamanlar Lazona’da erkek evladı olmayan aileler neredeyse zürriyetsiz sayılırdı. Evin erkeğinin birden fazla evlilik yapması normaldi. Hatta sürekli kız doğuran bir kadının, erkek evladı olsun, mülküne sahip çıksın diye kocasını evlendirip, üzerine kuma (nokteisa) getirdiği çok görülmüştür. Erkek çocuk bir yandan ailenin bekasını sağlarken diğer yandan da atalarının kanını güdecek, ailenin koruyuculuğunu yapacak unsur olarak görülürdü ki, istemin asıl sebebi de buydu zaten. Erkek çocuk; Akraba kanını yerde bırakmayacak, saldırgan amaçlara karşı güçler dengesini sağlayacak bir silah.
Amazon efsanelerine, (arbuz’onepe= tek memeliler) Binlerce yıl önce Doğu Karadeniz ahşap evlerinin saçak başlarında şiddete karşı caydırıcı bir unsur olarak insan kafataslarının asılı olduğundan bahseden kaynaklara, Tiflis’in en görünen tepesinde bir elinde şarap tası diğerinde kılıç, ‘dost isen şarap (kimine göre bal) düşman isen kılıç’ diyen ‘Fadime’ heykeline bakacak olursak, Orta çağ toplumunun kol gücü egemenliği karşısında durabilecek gücün eril yapı olduğunu teslim etmemiz gerek.
Zamanla değişen üretim ilişkilerine koşut güç egemenliğinin etiği içinde yeşermiş kan gütme gibi olgular tarihin derinlerinde kaybolmaya başlamış, erkek çocuk isteminin de en azından şiddeti azalmıştır. Yeni nesil bu tür gelenekleri artık saçma bulmaktadır. Hatta özellikle kız çocuğu arzulayan genç evlilere artık sıkça rastlanmaktadır. Artık eski hasımların torunları hısım olmuş, ticari ortaklıklar kurmuştur şimdilerde.
Cumhuriyet sonrası Lazona’sında üst düzey bürokratlar, Millet Vekilleri vs. devreye girdi. Toplum, kalabalık ailelerin barışlarına tanık oldu. İnsanlar kan kovalamaktan yada kaçmaktan yorulmuştu artık. Arkadan gelen nesil kan gütmenin isteksizliğini ve barbarlığını her fırsatta dillendirmeye başladı artık.
Osmanlının son yıllarında, Rize’li ünlü eşkıyalardan Sandıkçıoğlu Şükrü’ye atfen yazılmış destan, o günün sosyal yapısını bakın nasıl anlatıyor.
KIRSERDARI DESTANI
Bin yaşasın padişahım ortalık çok dar idi
Mazlumun gaddar elinden işi ah’ü zar idi
Bir riyaset on maiyet böyle yüz kol var idi
Yap yapana kap kapana dünya böyle sandılar
Dün düşen ana budundan fişek sarmış beline
Sebraha gez debraha gez martin almış eline
Kimi ırzın kimi kızın dopdolaşır yoluna
Şimdi mahpushane’lerde günlerini gördüler
“Şükrü” diye titrediler Rize’nin ahalisi
Verdiler bir nam ona ki yaptılar kır valisi
Geldi seyyar dikti asa koçyiğidin halisi
Üç paralık kurşun ile sandığını yondular
Atina’da bir dahi Çerkez türedi zaleme
Kelle kesti halkı soydu muzir oldu aleme
Ardeşen’de postu verdi orda tuttu terleme
Dört refikiyle beraber kabri nara koydular
Hasanoğlu teslim oldu Yerebakan da bile
Hasıma hasım dediler yoğidi başka bile
Kanlı katiller çekecek dünyada elbet çile
Sağ tavuk hırsızları bir kenara sindiler
Tadat etsem mümkün olmaz bu kabilden niceler
Mollaloğlu,T’ermoşoğlu,K’emxeloğlu niceler
Zannedersem hükmü kanun bunları da pençeler
Ağzı eğri gözleri şaş çehreleri soldular
‘Hasım sahibi olmak’, ‘hasım taşımak’ herkesin harcı değildir. Hasmın gittiği yoldan gidemez, geçtiği yerden geçemezsin. Kendi evinde bile rahat dolaşamaz, huzur içinde uyuyamazsın. Onun için eski Laz evlerinin yamaca bakan arka cepheleri bir önlem olarak penceresizdir ve çok kalın duvarlarla örülmüştür.
Yine erkek egemen anlayışın bir sonucu olarak yorumlanan, Lazona’da geçmişte bağ bahçe işlerinin genellikle kadınlar tarafından yapılıyor olması, erkeklerin, açık alanda bir pusu kurşununa hedef olmamaları için taktik bir zorunluluktur. Kadınlar, tarlaya pazara rahatça gidip gelirlerdi. Kadınlar için bir tehlike olmadığı gibi rakip tarafın kadınları bile kendi namusları gibi korunurdu. Nihayet bölgemizde bu anlamsız gelenekler silindi gitti. Çok ilginç barışlar da yaşandı o dönemde. Aşağıda okuyacağınız ayniyle vaki öykü gibi mesela
*
Nana-i, çocuğunun adını Ali koymuştu. Bu ad, doğumuna bir ay kala yine eşkıyalar tarafından pusuya düşürülerek öldürüldüğü haberi gelen kocasının adı idi.
Bütün bu olaylar Nana-i’yi içine kapalı, kimse ile konuşmayan, adeta bir gölgeye dönüştürür. Fakat ne gariptir ki bunca olaylar onu acımasız intikamcı bir karaktere büründüreceğine tam tersi, katı yürekli korkusuz fakat o denli de herkesin yardımına koşan bir huy edinmiştir Nana-i. Doğumlara, kırık çıkıklara hep Nana-i’ yi çağırırlar. O dönemde değil ebe, çocuk doğurtacak kadın bile yoktur koca bölgede. Nana-i gece gündüz yağmur boran demez, o mahalle senin bu köy benim doğumdan doğuma koşar. Dahası, iç sürgünlerine, açık yaralara ve pek çok hastalıklara karşı ottan yapraktan yaptığı ilaçların ünü Nana-i ile birlik ilçe sınırlarını aşmıştı.
Ali büyümüştü artık, delikanlı olmuştu. Daha doğmadan hasım sahibi olmuş olmanın zorunluluğu ile elde mavzer, arma fişek dağ bayır hasım kovalamaktadır. Kim bilir, ailenin tek oğlu olmanın sorumluluğu ile hasımlarından kaçmaktadır beklide Ama ne var ki hasmı kovalasan da, hasımdan kaçsan da, dönem eşkıyalık dönemidir ve, eşkıyanın da tek güvenebileceği kötünün iyisi yer dağlardır.
Bir gün Ali ile kan düşmanı yani, babasını ve iki kardeşini öldüren adamın oğlu ile dağ başında, hiç beklemediği kör bir dönemeçte hapa hap kaşı karşıya gelirler. Öylesine ani bir karşılaşmadır ki, ikisi de silahına davranamadan kapışmak zorunda kalırlar. İkisi de güçlü ikisi da ataktır. Hiç biri, diğerinin silah kullanmasına fırsat vermeden yumruk tokat dövüşmeye başlarlar. Bu canhıraş mücadele dakikalarca sürer. Bir ara rakibinin ayağı kayar. Ali, bu fırsatı kaçırmaz, hızla uçuruma iter. Adam yalçın kayalara çarpa düşe yuvarlanıp gözden kaybolur.
Ali, düşmanını öldürmenin, babasının ve kardeşlerinin intikamını almanın öfkeli huzuru içinde oturup kaçak tütün sarmaya başlar. Zaten doğru dürüst görünmeyen uçurumun dibi akşamın alaca karanlığında daha da kararmaya başlar. Adam ölmez, bir yerlerden çıkmaya çalışırsa vuracaktır kesin. Ali, düşmanının öldüğünden tam emin değildir. Bir süre daha bekledikten sonra ‘bu kayalıktan yuvarlananın sağ kurtulması mümkün değildir’ diye düşünüp, eve gelir.
Nana-i, ye, gecenin zifiri karalığında çocuklarına gelen ölüm gibi “müjde” de zifiri karalıkta gelir. O güne kadar Bu konularda oğluna tek bir kelime söylemeyen kadın, yine hiçbir tepki vermez. Sadece Ali, daha şafak sökmeden sessize evden çıkmaya çalışırken yan odadaki annesinin hıçkırıklarını duyar gibi olur. Ali kulak kabartır lakin başkaca bir şey duymaz. ‘öyle sandım’ diyerek, artık intikam kurşununu daha şimdiden, her an vücuduna saplanacağının tedirginliği içinde sessizce karanlığa karışır. Karanlık. Pek çok tehlikeleri içinde taşımasına rağmen Ali’nin en sadık dostudur artık. Yıllardır dağlarda tek başına dolaşmanın verdiği rahatlamadır bu.
Sabah olmadan düşmanının ölüm haberini yakınlarına bir şekilde ulaştırmak zorundadır. Düşman da olsa ölünün bulunup gömülmesi gereklidir. Eşkıyalığın bir başka kuralı da budur.
Ne ki adamın kırılmadık kemikleri kalmamış, büyük bir şans eseri ölmemiştir. Akrabaları onu, yaşaması mucize deyip bir sala bağlarlar ve eve getirirler. Civarda kırık çıkıktan anlayan Nana-i ‘ den başka kimse yoktur. Oynatınca her yanından kemik sesleri gelen ve böyle bir yolculuğa dayanması mucize olan yaralıyı, bir kayıkla Rize’ye, beklide Trabzon’a götürmekten başka çareleri yoktur.
Tüm akraba yaralının etrafında toplanmış, çaresizlik içinde sabahı beklemektedir. Bir ara mısır bahçesinin aşağı kısmında bir baş görünür. Dost mu düşman mı belli olmadığı sabahın alacasında, neredeyse insan boyuna ulaşmış mısırların arasında gelenin Nana-i olduğunu anlarlar. Bir anda ev karışır. Herkes “Nana-i mulun, Nana-i mulun” (Nana-i geliyor)
Bunu yaralı da işitir. İnsanları yatıştırır bir tonda zar zor; “Moxtas” (gelsin) der.
Nana-i nihayet, Arkasında bir bohça ile kapıya gelir. Herkesin şaşkın bakışları arasında eve girerken; “So-ren?” (nerede?) der. Nana-i , şüpheli ve özellikle bohçasına yoğunlaşmış tetik bakışlar arasında kadınlara. “Didi k’uk’umate 3’k’a-i ot’ubinit” (Büyük güğümle su ısıtın) diye emir verip dalar içeri.
Yaralı ile bir an için göz göze gelmekten başka hiçbir tepkisel devinme yoktur Nana-i’ de. Bohçasını açıp kırık çıkık için kullanacağı bütün malzemeleri çıkardıktan sonra sağa sola gerekli emirleri yağdırmaya başlar. Kimine sıcak su döktürür, kimine bizzat kendinin hazırladığı özel sıvılardan bezlere döktürüp kırık yerlere yastıklar yerleştirir. Tüm kırıkların yerine yerleştirilmesi ve alçıya alınması ikindi sularına kadar sürer. Sonunda işi biter Nana-i’nin. Kalan malzemeleri bohçasına yerleştirip hiç kimseye bir kelime dahi etmeden kapıya yönelir. Tam kapıdan çıkacakken yaralı arkasından çağırır.
-Nana-i…
Nana-i hiç ses çıkarmadan ve yaralıya dönmeden durur, ne diyeceğini beklemeye başlar.
-Domixalali Nana-i (Hakkını helal et Nana-i)
Nana-i hızla döner. Gözlerini kısıp yaralının nefes mesafesine kadar yaklaşarak; “Ham na goğodi şeni duşmanoba kezdana dogixarami. Vana tina dogixalali.” (Bu yaptıkları düşmanlığı kaldırır oğlumla barışırsan haram olsun., yoksa helal olsun. Düşmanlık ayrı bu ayrı)
Nanayi yine kimseye bakmadan ve tek kelime konuşmadan çıkar gider. Birkaç ay içinde yaralı iyileşir. Ve bizzat yaralının çabaları ile iki akraba arasında barış olur.
Dahası; Nana-i’nin bu tavrı ve söylemi bütün bölgeye örnek olmuş, kan davasının sona ermesi sürecinde önemli rol oynamıştır.
Şimdi anladınız mı Fadime’nin kim olduğunu?
Nurdoğan DemirABAŞİ
17 mayıs 2007
AYşenur’a not :
Bu konuya ilişkin bir tiyatro eseri çalışıyorum. Onun için lütfen anlamını değiştirecek bir müdahalede bulunmayın. Ancak gözümden kaçan anlam bozuklukları ve gramer kurallarını tashih ederseniz sevinirim
Xela do k’aobate. Doğan Abaşi