ÇKİMİ ŞENİ (ÖZGEÇMİŞİM)
Nüfus kağıdımda doğum tarihimle ilgili hanede 31.08.1944 yazmış olsa da anam beni, soğuk bir kış gecesinde dünyaya getirdiğini söyler. Ben anamın şaşırmayacağına inanıyorum. İlk hamileliği, ilk doğumunu asla unutmamıştır.
“Ôiûli gexraékei, sapai ğvakhla a munxa ûi” (Soluk, ölgün benizli, bir deri bir kemik bir şey idin) diye tarif eder anam ilk görüntümü.
Babam beni kollarına alınca ilk tepkisi “ham bere saphai ren oxorca, var ti skidasen, ” (Bu çocuk çok zayıf ve ölgün kadın, yaşamaz bu çocuk.) olmuş.
Ne ki kılavuzu toprak olan babamı yanılttım, hala yaşıyorum.
Geçenlerde Emekli Sandığının, sağlığımla ilgili bir formunu doldururken, geçirdiğim hastalıklarla ilgili bölümde sadece göz kısmına çarpı koyunca ben de şaştım. “Aman kimse duymasın göze gelirim” deyip o gün bu gündür sağlığımı herkesten saklıyorum.
On yıl evvel yaptırdığım sağlık taramasında kolesterolüm bir hayli yüksek çıkmış, kısa süreli bunalıma girmiştim. “Aldırma bazen Hasatahanede kan tüplerini karıştırıyorlar, ” denince şüpheye düştüm. Bu defa bir hekim dostumun laboratuarında ikinci bir tahlil yaptırdım. Hekim dostum, “hiç bir bokun yok, taş gibisin” deyince, yarı yarıya rahatladım. Artık başka bir araştırmaya gerek duymadan, yarı yarıya rahat geçinip gidiyorum.
Bir yaşıma gelene kadar çektiğim karın ağrıları, babamın Soxta (Softa) Muhammed’e okutup üflettiği, yedi düğümlü ip parçasını (kya) belime bağladıklarında “şıp” diye geçmiş. Öyle diyor anam.
“Elemiûa gağodu-is sum wanei ûi, ûenûeli wipriş kyoğis meşegoşkfit do apiçuas di khai.” (Kızamık olunca üç yaşındaydın, çırılçıplak gürgen ağacının kökünden geçirdik de hemen iyileştin.) Anam öyle söylüyor.
Dört yaşımdayken, üoüiwa (boğmaca) olduğumu, at sütü içerek tedavi olduğumu, ama aynı yaşa kadar anamın memesini emdiğimi hep anam söyler.
Açıkçası bugünkü sağlığımı bu tür tedavilere mi yoksa anamın uzun süre aralıksız içirdiği ana sütüne mi borçluyum bilmiyorum.
1950’de İlkokula gittiğimin üçüncü gününde müthiş ishal olmuş, şibi (uçkur) düğümünü çözene kadar üstüme kaçırmıştım. Irmak kenarında amaçsız uğraşırken, Üaralişi Gülen ile Torlağişi Süheyla ablalar gelip üstümü başımı temizlediler. Pipimi göreceklerinden öylesine korkmuş ve utanmıştım ki anımsayınca hala yanaklarım kızarır. Yanıma gelmemeleri için onca çığlıklarımı duymamışlardı bile. Neyse onlara şimdi teşekkür ediyorum.
Ana dilim Lazca’dan Türkçe’ye zorunlu geçiş sürecinin komik anılarına ŞİNA’nın iç sayfalarında rastlayacak olduğunuzdan, geçiyorum.
Sümer (Sumla) İlkokulu Başöğretmeni İlyas Köroğlu’nun sınıfımızda açtığı bir yarışmayı ben kazandım. “Çocuklar madem okuma yazmayı öğrendiniz, şimdi size bir cümle söyleyeceğim. Kim önce yazarsa ödülüm var.”der demez defter kalem hışırtıları birbirine karışmıştı sınıfta. “Dikkatle dinleyin bir daha tekrar etmeyeceğim: ‘haftanın günleri yedidir yedi, sayın bakın yedidir yedi, nokta.’ Hadi öğretmeninizin hatırı için Tekrar edeyim” deyip cümleyi tekrarladı ve “başla!” dedi Başöğretmen.
Sessizliği ilk bozan ben oldum. “İşte öğretmenim ben yazdım” dedim korka korka. Başöğretmen, Sınıf öğretmenimiz Sabahat Akşahin (Hafızoğlu /Hocaoğlu) ile yaptıkları kısa incelemeden sonra “Aferin çocuğum sen kazandın” deyip Başöğretmen cebinden çıkardığı 25 kuruşu bana uzattı. Almamakta uzun süre direndim. Anamdan öyle tembihlenmiştim çünkü. ‘Oğlum kimseden bir şey alma’ diye ikaz ederdi sık sık. Sonunda Başöğretmenin ısrarı, Sabahat öğretmenimin ikazı üzerine aldığım yirmi beş kuruşu maalesef saklayamadım. Çocuk giderlerime haftalarca yetmişti o günlerde. Atmış yıllık yaşamımda ilk ve son birinciliğim bu oldu.
İlkokul süresince hatırladığım başka bir anı da okulumuzun yan tarafında tavan ve döşemeleri çökmüş yıkıldı yıkılacak duran sağlık ocağının bölmeleri arasında oynadığımız üuüüu (körebe) ve köşe kapmaca sırasında oldu.
Tam oyunumuzun zırt dediği bir anında köyün imamı gelmiş: “berepe (çocuklar) burdan haman çikun, burda oynaman” demiş ve bizi dışarı kovalamıştı. Çocuk direncimizle itiraz edince de, “çocukler burası yikiliyur altinde ezileceksiz, Buni K’omonisler yapturdi. Eyi ki yikiliyur. Yikilmesa idi hepunuz burda doğacaktunuz, Ana babanuzi tanimeyecektunuz, kardaşlar biribirinuzi alacaktunuz” diyerek bizi ‘ikna’ etmişti. Bir daha oraya girmedik, o sağlık ocağı da yıkıldı gitti zaten. (Son zamanlarda üstüne suni gübre ambarı inşa edildi.)
1930’lu yılların aydınlanmacı, içe dönük (ulusalcı) kalkınma politikası sonucu insan sağlığı düşünülerek köye yaptırılan sağlık ocağı, 1950’lerde komünist damgası yemiş, yıkılmıştı.
Sümer köyü ilkokulundan mezun olurken okul kütüphanesinden aşırdığım “Türk ve Dünya Büyükleri” adlı kitap hala kütüphanemde durur. Fuzuli’yi, Farabi’yi, Dalton’u, Edison’u Sheakespeare’i o kitapta tanıdım. Şimdilerde kitapkolikliğimin altyapısını bu kitabın hazırladığına inanıyorum.
Okuma alışkanlığımı pekiştiren ve 24 saat okusam doyamadığım Amerikan menşeli
çizgi roman hastalığımı, Ortaokul ikinci sınıfta iken her nasılsa elime geçirdiğim Yaşar Kemal’in İnce Memed romanı noktaladı.
Bir Türkçe dersinde sıranın altında tam da Anavarza düzlüklerinin çakırdikenlerini bizim çoğardanâi (köpek dikeni) ile bağdaştırmışken Öğretmene ‘yakalandım’. Türkçe öğretmenimiz (Kadir Sırdaş) bana yeniden kürsüde okuma cezası verdi. Sınıfta tahtaya kalkmanın benim için işkence olduğu o dönemde, pısırıklığımın, içe dönük yapımın kabuklarını kıran ilk ‘ağır cezayı’ o öğretmen verdi. Geçde olsa teşekkür ediyorum.
İkinci ağır cezayı da okulun konferans salonunda yedim. Turneye gelen bir tiyatro gurubunun veliler seansında pencereden içeriye sızmış, matematik öğretmenimin zorlamasıyla sahneye çıkarılmıştım. Bir illüzyonist’in uyutma numarası gösterisine malzeme olmuştum. Sahnede gösterdiğim üstün başarıya karşılık verilen 125 krş. para ödülü, 30 yıllık tiyatro yaşamımda aldığım yegane maddi karşılıktır.
Üniversitelerdeki ağabeylerimizin protestolarını, yürüyüşlerini Radyolardan, büyüklerimizden duymaya başlayınca yıl 1960’lara dayanmıştı. Ve ilk yürüyüşümü ortaokul son sınıflarda iken yaptım.
Saygı ile anımsadığım o Türkçe öğretmenimin karşılaştığı bir olayı protesto ederek, sürgün edilişini durdurup geri getirttiğimiz yürüyüş, yaşamımdaki tek başarılı yürüyüşümdür.
Fındıklı’nın (Viée) sahil boyunda geçirdiğim o tek odalı evdeki öğrencilik süresince aklımdan silinmeyen, babamın omzundaki odun yükü (oğmalu), anamın sırtındaki yiyecek dolu sepetçiği, elindeki yoğurt bakracı ve çocuklarını okutmak için yanıp tutuşan yüzleridir. Onlara göstergemin artması, memur maaşıma bir miktar katkı sağlaması amacıyla sonradan aldığım lise diplomasının dışında bir diploma sunamadım ne yazık ki.
12 Eylül’ün ışıksız labirentlerinden geçerken belleğimin bir yerinde, işkence, Filistin askısı, tuzlu suda yürümek, demir parmaklıklar, güçlü projektörlerin arkasından gidip gelen korkunç yüzler görür gibiyim ama bütün bunları, gördüğüm son kabus olarak düşünüp geçiyorum. Geçmiyorum. Hala o kabusun etkisinde yeryüzü canavarlarından uzaklaşmaya çalışıp, rüyasında uçan çocuklar gibi havada kanat çırpıyorum.
ABAŞİ (NURDOĞAN DEMİR)