BAHARATLI LAZ BÖREĞİ
BİR YANI BURUK, BİR YANI FIKRA TADINDA LAZONA ÖYKÜLERİ
(Bu çalışmayı kızımın kızı Tena ile oğlumun kızı Şana’ ya ithaf ediyorum.)
GEK’K’APA ŞENİ (BAŞLANGIÇ İÇİN)
‘Yazılı kaynağa sahip olmayan toplumlar, hafızası olmayan insana benzer.’ Ne kadar yerinde söylenmiş bir tümce değil mi?
Belleği olmayan, dünü bugüne, bugünü yarına bağlayamayan, geleceğini, geçmişin deneyimleri ile yönlendirmeyen bir insan, günübirlik yaşamaktan öte ne yapabilir ki? insan toplulukları için de geçerli bir durumdur. Bir insan topluluğunun, toplumsal hafızasında geçmiş tarihi ile ilgili bir kayıt mevcut değilse, o topluluk geleceğini nasıl tayin eder?
Değişim, maddenin özünde değişmeyen bir yasa ise, değişen her şey, yeniyi inşa ederken eskinin köşe taşlarını kullanmak zorundadır. Atalarımız, “köşe taşı köşeden düşmez, ” boşuna dememiş.
Neyse. Bir magazin gazetesinde “Laz’ın biri” diye başlayan uyduruk bir fıkraya verdiğim tepki sonucu, yaşanmış birkaç öykü ile vermek istediğim yanıt, bakınız nerelere geldi. Birkaç öykü, birkaç fıkra derken ajandalar doldu. Bir Laz insanı olarak benim bile duymadığım bizzat yaşanmış öyküler, eğlencelik masallar, fıkralar, türküler, destanlar, çocuk oyunları, seyirlik oyunlar, deyimler, inançlar, ata sözleri... Hiç atlamadan ve aslına dokunmadan çalakalem topladım durdum.
Doğrusu, bütün bunları yaparken bulgularımın kitap aşamasına gelebileceğini hiç mi hiç düşünmedim. Benimki sadece bir karşı tepkinin, merağa, dönüşmesi idi. Ne ki bulduğum her parça zamanla bana, hani baharatlı Laz böreğin gibi, bir yanı tatlı, bir yanı acı, buruk nostaljik tatlar vermeye başladı. Yani, sardı beni bu iş.
Hatırlarmı bilmem ama,Viéhe’deki evimin balkonunda, değerli dostum İsmail Avcı Bucaklişi ile çayımızı yudumlarken çalışmalarıma bakmış; “Ağbi sen farkında olmadan tarihe geçmişsin, gelecek kuşaklar seni unutmayacak.” diye yüreklendirmişti beni. Açıkçası Bucaklişi’nin bu yaklaşımı, amaçsız çalışmalarımı ete kemiğe büründüren bir basamak taşı oldu.
Neyse, şimdilik pek çok öykü arasından Laz insanının genel karakterini kapsar nitelikteki öyküleri yayınlamayı uygun buluyorum. Her öykünün Laz kültürü ile ilgili bir içeriği vadır. Her ne kadar insanlarımızın hafızalarında kalanını, yani Lazona kültürünün sadece bir parçasını yansıtıyor olsa bile, okuyucuya Laz insanının özgün karakteri hakkında bilgi vereceğinden eminim.
Kentsel yaşamın yoğunluğundan bunalan bir yazar, şehir dışında bir sayfiye yerine dinlenmeye gider. Büyük şehrin ses, hava, görüntü kirliliğinden ırak, sessiz ortamın tadını çıkarmaya çalışır.
Her sabah erken saatlerde, kalmakta olduğu balıkçı kulübesinin penceresinden bakarken, bir adamın deniz kıyısında eğilip kalkarak garip bir takım hareketler yaptığını görür. Adamın ne yaptığına uzaktan bir anlam veremez. Sonunda dayanamayıp yanına gider. Adam, Med-cezir’in kumsala savurduğu milyonlarca deniz yıldızını tek tek alıp denize fırlattığını görür. Hayretler içinde ne yapmak istediğini sorar.
Adam; “Bunlar gel-git sırasında kumsala vuruyorlar. Güneşi görünce de hepsi kavrulup ölüyorlar. Güneş doğmadan onları denizle, kendi dünyalarıyla buluşturmalıyım, ” diye karşılık verir.
Yazarın, hayreti daha da artar. Bir adama, bir de sahil boyunca serpilmiş milyonlarca deniz yıldızına bakıp;
“Ama bunu başarman imkansız, güneş doğmak üzere ve onlar milyonlarca. Senin uğraşın neyi değiştirir ki?”
Adam hiç sesini çıkarmaz. Eğilip yerden bir deniz yıldızı alır ve denize fırlatır. Deniz yıldızı havada pervaneler çizerek kendi dünyası ile buluştuğunda dönüp gülümseyerek yanıt verir:
“Bak, onun için çok şey değişti.”
Yapılan araştırmalara göre, mavi yuvarlağımızda konuşulan dillerin üçte biri yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Ve bu güne kadar çok az sayıda insan tarafından konuşulan altı bin farklı dilin yarıdan fazlası, gelecek yüzyılda kendi kültür ve düşünce biçimleri ile birlikte yok olup gidecek.
Ve bugünkü nüfusun 500’de 1’ine sahip olan 15.000 yıl öncesinin dünyasında, 10.000 konuşulan dille, dilsel çeşitlilik dorukta idi. Bu dillerin çoğu tarımın gelişmesiyle silinip gitti. Batı Avrupalıların Dünyayı sömürgeleştirdiği 15.yy. sonlarına doğru yok olmaya başladılar. Birçok bölgede ekonomik ve politik nedenlerle insanlar dillerinden ve kültürlerinden vazgeçtiler.
Ekonomik olarak güçlenen devletler egemenlik kurdukları topraklarda sadece kendi dillerinin konuşulmasını gözettiler. Azınlık dilleri geçerliliğini yitirdi.
Kitle iletişim teknolojisinin gelişmesiyle, azınlık dillerini konuşan çok fazla insan topluluğu, egemen dille birlikte kendi dillerinin tarihsel mirasından, yani öz kültürlerinden de uzaklaştılar.
Oxford Üniversitesi Hayvan Bilimleri bölüm başkanı Biyo-Matematikçi Mark Pagel, “Bir dili yitirdiğimizde, Dünyayı algılama biçimini de yitiririz, ” diyor ve ekliyor, “yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan dilleri ve bu dilleri konuşanları korumakla sadece bir konuşma biçimi değil, öğrenme biçimini de koruruz. Dil ve kültür öyle yakın bir ilişki içinde örülmüşlerdir ki, neredeyse bir ve aynı şeylerdir.” deyip, dilin önemini vurgular.
Her dil gerçek anlamda tektir. Dil, düşünce birikiminin hazinesi, insanların deneyimleri, uzmanlaşmış bilgileri ile bütün hayat boyunca geliştirilen eşsiz bir deneyimdir. Dilsel çeşitlilik kayboldukça Dünya, güzelliğinden ve ilginçliğinden bir şeyler yitirecektir.
Son bir kaç yıl öncesine kadar Lazca’nın da yok olmaya yüz tutmuş dillerden biri olduğuna kesin gözüyle bakılıyordu. Yani kumsala vurmuş binlerce deniz yıldızından biriydi o da. Şimdilerde pek çok el, Lazca\'nın ve Laz kültürünün yaşatılması için uzanmaya başladı. Gelişmeleri buruk bir sevinç ve heyecanla izliyoruz.
Sevincimiz, heyecanımız bir dilin yeniden canlandırılmasından çok bir kültürün yok olmasıyle, rutubetli duvarlardan kurtarılması ile ilgili.
En güzel duyguları, ilk Lazca sözlük çıktığında yaşadım. Ana dilim olmasına rağmen konuşmaktan her ne hikmetse kaçındığım Lazca\'yı, çocuklarım ve ondan sonrakiler de tanıyacak, öğrenecek.
Burada çuvaldızı, anadilinin özgünlüğünden, şiirselliğinden mahrum eden bizlere batırmak istiyorum. Anneler babalar öğretmenler çocuklrımıza ortak dil Türkçeyi öğretme doğrusunu ana dillerini unutturmak gibi bir yanlışla sürdürdük. Oysa ki bir hiç bir söz, “ gogağarare” (yaklaşık, kurbanın olayıp, korunman olayım.) kadar okşamayacaktı Bin Laz insanının duygularını. “guriçkimi”den (Yaklaşık, Canımın içi) daha sıcak bir sözcük bulamayacaklardı hiç bir dilde.
İşte bütün bunları düşündükçe kendimi eleştirmeden duramıyorum. Ne ki geçmişe bakarak geleceği belirlemek mümkün olduğuna göre, gelecek kuşaklara “Lazca’yı öğrenin çocuklar” denmenin ötesinde, öğrenmek ve Laz kültürünü benimsetmek için emek harcamak gerekiyor.
Çocukluğunda Norveç’le Amerika arasında mekik dokuyup, bir dilin “pazar değeri” yüzünden yitirilmesinin acısını çeken dil bilimci Einar Hougen, akıllıca tasarlanmış iki dillikten yana. Hougen iki dilli olmanın zararlı olmadığını, aksine bunun insan beynini daha çok geliştireceğini söylüyor. Gerçekten dil öğrenmenin beynimizi sürekli değiştirdiği ve hafızayı geliştirdiği bilimsel bir veri. Hougen insanların, benimseyebilecekleri yerel, sade, bilinen ikinci bir dile sahip olmalarını öneriyor.
O halde bu noktada sadece Doğu Karadeniz’de yaşayan Lazların değil, Lazca’yı kendine yakın bulan herhangi bir insanın da öğrenmesi kadar doğal ve güzel ne olabilir ki?
Sonuç olarak, Dünyanın bütün dil ve kültür zenginliğini de koruyarak kendi dilimize, kültürümüze sahip çıkmak, onu geliştirip gün ışığına çıkarmak, nesilden nesile aktarmak, tüm kültürlere bu pencereden bakmak bir insanlık sorumluluğudur diye düşünüyorum.
Bu calışma, öykülerle, anılarla, Lazona coğrafyasında yaşayan insanların fıkra tadında davranışlarıyla, yani yaşanmış olayların derlenmesiyle oluşmuş kaynak bir eserdir.
Bugüne kadar “Laz’ın biri” diye başlayıp abartılı saçmalıklarla biten fıkralara, her Laz insanı gibi öteden beri ben de gocundum durdum. Kimi zaman ortamı bozmamak için hoş görülü davrandım, istihza ile güldüm. Kimi zaman karşı fıkralar geliştirip saldırdım. Ve bu güne kadar duyduğum hiç bir anlatının, doğup büyüdüğüm coğrafyanın insanı ile örtüştüğünü görmedim.
İşte size bir kaç örnek;
Soru: Bir Laz uçağı nasıl uçurur?
Yanıt: Dinamitle.
Soru: Bir öğrencinin Laz olduğu nasıl anlaşılır?
Yanıt: Öğretmen tahtayı silerken o defterini siler.
Soru: Bir Laz'ı cenazede nasıl tespit edersiniz?
Yanıt: Sadece o hediye getirmiştir.
Soru: Laz piyanist piyanoyu nasıl çalar?
Yanıt: Piyanoyu kendine çekerek.
Soru: Buzdolabında iskelet ne anlama gelir?
Yanıt: Laz’ın biri saklambaç oynamıştır.
Bunun gibi Laz tiplemesine yakıştırılmış yüzlerce Temel, Dursun veya tüm Karadeniz’i kapsayan (Karadenizli) binlerce yakıştırma fıkra bulmak mümkün.
Bir insan topluluğunun gerçek yapısına ters düşen, hayal ürünü benzetmelerle tarif edilen başka bir örnek var mı bilemem. Karagöz perdesinden, orta oyunlarına, tiyatrodan beyaz perdeye, gazete, hikaye, öykü, fıkra kitaplarına kadar hep aynı tema ile karşılaşırız.
Oysa Anadolu insanı ile bire bir konuşursanız hiç de o zeka yoksulu Laz tiplemesine uygun bir yorum bulamasınız. “Karadenizli misin? Karadenizliler mert olur, zeki olur, çalışkan olur. Bir Laz arkadaşım vardı...” diye başlayıp abartılı övgülerle biten öyküler anlatırlır hep. Demem o ki -eğer bir çift karakterlilik söz konusu değilse iki ayrı Laz tiplemesiyle karşı karşıyayız . Birincisi, işte, icraatta zeki, becerikli, korkusuz, atak Laz, ikincisi fıkralarda ortaya çıkmış aptal, kendini bilmez zeka özürlü Laz. Bu ikilemin siyasal, sosyal, kültürel pek çok nedeni olabilir. Ancak irdelenmesi, bir kitabın ön söylemi kadar kısa olamayacağından daha fazla üzerinde durmuyorum, sadece aklınızda bulunsun istiyorum.
Konunun bir başka cephesi daha var ki o da şudur:
Özellikle kendi dili ile yapılanmış topluluklar, kendilerine mahsus kültürlerini de yaratma fırsatı bulmuş olurlar. Zaman zaman komşu topluluklardan bulutsu sosyal akıntılar olsa bile, ana dilleri koruyucu kalkan vazifesi görür.
Her toplumun davranış biçimi, sosyal, kültürel alışkanlıkları bir başka kültüre garip hatta ters ve anlamsız gelebilir. Bir toplumun insanı, örneğin ana avrat sövgüye karşı silaha sarılırken, bir başka toplum insanı böyle bir tepkiye gülüp geçebilir.
Paris’te bir lokantada aralarında Fransız bir bayanın bulunduğu bir yemekte, Zülfü Livaneli ve Türk dostları eğlenirken sıra fıkra anlatmaya gelmiş. Aralarından biri o bildik “Laz Fıkraları”ndan birini anlatmaya başlamış.
Fıkra şöyle:
Laz’ın biri, (veya Karadenizli’nin) bir apartmanın asansör görevlisidir ve asansör bozulmuştur. Bir gurup gelip kendilerini yukarı çıkarmaları için Laz’dan rica ederler. Görevli Laz özür dileyip: “kusura bakmayın, asansörumuz arizalandi. Lütfen şu karşı binanın asansörüyle çikun.” der. Bu fıkraya Livaneli ve Türk dostları kahkahalarla gülerken, Fransız bayan hiç tepki vermez. Sorduklarında fıkrayı anlamadığını söyler. Tekrar tekrar anlatırlar ama bir sonuç alamazlar. Bir türlü güldürü öğesini yakalayamayan Fransız bayanın kılı kıpırdamaz. Sonunda tepkisini şöyle verir: “ama bunda gülünecek ne var ki? Asansör bozuksa neden tamir etmemişler? Sonra neden o insanlar merdivenlerden çıkmayı denememişler ki?”
Demem o ki her milletin, her toplumun farklı espri anlayışı vardır ve yukarıdaki fıkrayı da Anadolu kültürünü solumuş bir insan bire bir anlayıp tepki verir. Aynı kültür coğrafyasında yaşayan insanların ortak kültürel her davranışı, ancak o kültür iklimini solumuş, ortak kültürel kimlikli insanlarca anlaşılabilir.
Konuyu daha fazla uzatmadan bir askerlik anımı anlatarak “Şina” öykülerine girmek ön giriş yapmak istiyorum.
Yıl, 1965.
Yer, Erzurum ölçme Taburu.
Sert ama baba insan tabur komutanımız Binbaşı Hasan Sağlam, Trabzonlu. Hemşerim. Bir gün bana acayip bir tabanca uzatıp, “al bu silahı evlat, bir güzel meneviş yap getir” demesin mi? Elim ve topuğumla birlik “Baş üstüne komutanım” deyip çaktım selamı. Arkasından da “komutanım ben meneviş yapmasını bilmem ki” diyebildim zoraki. “Sen yaparsın” dedi önce. Sonra sopasıyla özellikle beni vurgulayarak “sen, yaparsın” dedi ve uzun gövdesini uzun bacaklarıyla yaylandıra sallandıra gitti. Acayip silah elimde kalmıştı.
Ni yapıp edeceğimi kestiremiyordum. Bir gün Van’lı bir devreme meseleyi açtım. “O iş goleydir çevuşum, ben meneviş yapmasını bilirem” demesin mi? Sevinçten uçtum.
Akşam yoklamasında komutanım, “bitmedi mi evlat şu meneviş işi?” dediğinde bir an "bitmek üzere komutanım” diyebildim. Dedim demesine de ardından bir telaştır sardı beni. Ya yapamazsa, ya yalan söylüyorsa Vanlı tertibim? Binbaşıya “bitmek üzere” deyip çalışma devam ediyor mesajını vermiştim heyecandan veya korkudan ama yarın tabancayı hiç el sürülmemiş görürse, işte bu askerliğimin yanması ile birlik bir durumdu.
Vanlı tertibimle ertesi günü bakımhaneye gittik. Ben, merakla onu izliyor o umarsız, kızdırılmış sacın üzerinde fokurdayan gres yağına yanık soğanı batırıp batırıp habire tabancanın parçalarına sürtüyordu.
Bir saat sonra tabanca, yeni gömlek çıkarmış kara yılan gibi parlamaya başladı.
“Al” dedi Vanlı tertibim “yalnız bu meneviş üç-beş ay dayanır, sonra silinir bilesen.” dedi. “olsun nasılsa bir ay sonra teskere alıyorum” dedim.
Tabancayı temiz bir beze sarıp sevinç ve anlamsız ikinci el gururla komutanın odasına seğirttim. Kapıyı çalıp, el ve topukla birlik “Tabanca emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım.” deyip selamı çaktım.
Uzun bir süre evirdi çevirdi, okşadı tabancayı. Sonra sohbet halindeki diğer subaylara dönüp. “Ben demiyor muydum size, ‘Lazların akıllı olduğunu anlamak için akıllı olmak lazım’ diye?.. ” dedi
Okulda, işte, askerde, lokantada, parkta karşılaştığım ‘Laz fıkralarından’ oluşan o acayip tepki yoğunluğu, komutanın bu cümlesiyle boşalmış, rahatlamıştım. Boş bulunarak “sağ olun komutanım” deyince diğer subaylar makarayı koyverdiler.
Demek ki ben “bir Karadenizli” üst başlığında anlatılanlara ne tepki veriyorsam Binbaşı da “Laz’ın biri” diye başlayan zırvalara aynı tepkiyi veriyor, kendini böyle savunuyordu demekki “Lazların akıllı olduğunu anlamak için çok akıllı olmak lazım.”
Şunuda belirteyim ki, Laz insanının diğer toplum fertlerinden daha akıllı olduğunu, anadan üstün zekalı olduklarını asla savunmuyorum. Her toplumun delisi de akıllısı da bulunur ama aynı coğrafyada, aynı dil ikliminde yaşayan insanların ortaklığında yeşermiş fıkra, nükte, öykü, türkü gibi tüm folklorik değerler o toplumun insanınca birebir duyumsanabilir diye düyünüyorum.
KİTABIN ADI İLE İLGİLİ
Daha ilk başta çalışmalarımın adına ‘ŞİNA’ koydum. Çevre dostlarıma da böyle anlattım. Çünkü her öykü bana dedemden, dedemin dedesinden kalan antik bir hatırayı, başka bir deyşile tarihteki beni, bana anlatıyordu.
Sonra Arhave (veya Xope) ağzıyla söylenmiş bir ikili mısra geçti elime, ŞİNA adını pekiştiren:
ÇKVA MOXTANA ALİS XE KAMOMİDVİ
ÇKVA İDANA AR ŞİNA KADOMİDVİ
(geleceksen kolunu boynuma dola / Gideceksen bana bir hatıra, anı bırak.)
Araştırdıkça atalarımızın anı bırakma konusunda ne kadar cömert davrandıklarını hayretle gördüm.
ŞİNA sözcüğü, (Atina’da isme dönüşmüş olsa bile ki aşağıda onu da yorumlayacağım) diğer Laz yerleşim birimlerinde birbirine çok yakın anlamlar taşımaktadır. Şöyle ki:
Şina: yalın halde hatıra, anı, akılda tutulan, hafızadaki (memory) anlamına gelirken, aldığı ön ve sonekler yardımı ile biribirine yakın ama farklı mesajlar iletir:
1. go-ŞİNU: Hatırlamak, anmak, Phaôulepe çkuni goi-ŞİNİT. (Dedelerinizi anın.) So ŞİNAxi goiŞİNİ. (Nereye sakladığını hatırla.)
2. eliŞİNAxi: 1. sakla. Nosiz keli ŞİNAxi (Aklında tut.)
2. İhtiyatla saklamak, Lazuûi inuvaşa keli ŞİNAxi (Mısırını kışa sakla.)
3. Korumak, yaşatmak, Lazuri nena nöarayis iŞİNAxen (Lazca yazılırsa saklanır.)
3. ŞİNİ: Varsaymak, Hem dulyas mati do m ŞİNİ t (O işte ben de varım beni de sayın.)
4. MolaŞİNA: Dillendirmek, bahsi geçmek, Dulya çkuni moda molaŞİNAmt (İşimizden neden bahsetmiyorsunuz.) Ôoûenuri ndğalepe molaŞİNOms (Çok eski hadiseleri hatırrlıiyor.)
5. MolaŞİNEri: Ait olma durumu, Aşe Xasanişi molaŞİNEri ren (Ayşe Hasan’ındır ona aittir. Nişanlısı, sözlüsü, beşik kertmesi vb.)
6. MoŞİNA: Şenlendirmek, canlandırmak, hayat vermek. Ölmüş bitmiş harap olmuş bir şeyi eski haline getirme çabası. Ağne nusak meğureri oxori moŞENU. (Yeni gelin çökmüş aileyi canlandırdı, diriltti.) Lazuri nena moİŞENen(-it) (Laz dili yeniden canlanıyor)
Araştırsam daha pek çok anlamlı sözcüklere ulaşmam mümkün ancak işin etimolojik yanı beni aşacağı ve sakıncalı olacağı için fazla irdelemiyorum.
Ne var ki Lazona’nın diğer bölgelerinde ‘Şina’ olarak geçen ve yukarıda açıkladığım biçimlerde anlamlanan bu fiilin Atina’da (Pazar) bu fiilin isme dönüştüğünü tespit ettiğimden biraz kurcalamama izin verin.
Lazuri Nenapuna’da Şina, “1.(atn.) Üasôaya (vw. üasma) sarılmış ip yumağı, 2. kaspaya sarılmış kırk sarımlık ip yumağı, ” olarak geçiyor. Yani üaspaya 40 defa dolandırılmış ipin ismi 1 Şina oluyor.
Diğer bölgelerde (özellikle Viée, Arhavi) durum böyle değil. Biz üasmaya kırk defa dolandırılmış ip yumağına ‘landi’ (çile) diyoruz. Yani ipi kasmaya (ki bu bir uzunluk ölçü birimidir ve her yerde aynıdır.) kırk sarımlıktan az veya çok dolarsanız bu bir landi olmuyor, bir çile sayılmıyor. Bunu bir cümlede kullanırsak: “Üasmas noüepi jurneçi fara goüorais, ar landi ŞİNAre.” (Kasmaya ipi kırk defa sarınca onu bir çile sayacaksın.) Burada çiledeki ip uzunluğunun uzun veya kısa düşmemesi önem taşımaktadır. Çünkü oşfaleide (dokuma tezgahı) problem yaratır.
Sanırım Atina’da (Pazar) çile iplerin dokuma tezgahlarında uzun veya özellikle kısa düşmemesi için birim olarak sayılan kırk sarılmış ipi, çileyi (landi) Şina (yeterlilik, sayılma) olarak dillendirmiştir.
Ve diğer bölgelerimizde sayılmak, anılmak, öyle olmak, anı nesnesi anlamına gelen ŞİNA isim olarak kullanılmış, böylece olası bir yanlışlığın önüne geçilmiş, kırk sarımlık ipin ancak bir landi (çile) sayılabileceği, akılda tutma çabası olarak isme dönüştürülmüştür. Kaldı ki benim çalışmalarım bir yumağın (Şinanın) parçaları değil midir?
Sonuç olarak anma, anı, sayılma, sıraya geçme, ruh ve canlılık kazandırma, dillendirme, aidiyeti belirleme gibi pek çok anlamı içerdiği ve yaptığım çalışmaya çok uygun düştüğü için kitabın adı “ŞİNA” olsun istedim.
Ne var ki “Şina, ” her okuyucuya sıcak ve anlamlı durmayabilir. Öyküleri kaleme alırken bende bıraktığı lezzeti de okuyucularla paylaşmak arzusu ile.
Mutu ren, Şina çkuni ren. (Ne varsa geçmiş insanlarımızın anılarıdır.)
Khai guite.