TU ŞKURNA GALE..!
Lazona’da gelmiş geçmiş öyle şairler, öyle atma-karşılamacılar, öylesine destan yazanlar varki, şahsen
ben, bu konuda ellerine su dökemeyeceğimi baştan belirteyim. Bu insanları araştırıp tanıdıkça Lazca
şiir yazma tutkumu birkaç kez bastırmak zorunda kaldım.
Ne ki çevre dostlarım beni sürekli yüreklendirdiler, ‘ iyi yazıyorsun, güzel söylüyorsun’ derken
duygularımı yeniden alevlendirdiler.
Hele değerli dostum Yaşar Bayraktar, çalışmalarımı görünce ciddi ciddi; “Nazım Hikmet bilseydi
mutlaka şiirlerini Lazca yazardı” demesi, ruhumdaki bardağı taşıran son damla oldu. Bunu söylemekle
Lazca’nın kıvraklığına, melodik yapısına gönderme yaptığını biliyordum ama açıkçası ben de kendime
biraz pay çıkardım ve yazmaya devam ettim.
Şiirlerimin tadını, tuzunu, çeşnisini sizler, yani daha çok Lazca’yı iyi bilenler anlayacak, muhakkak
takdir ve eleştirilerinizi belirteceksiniz. Pek çok eksiğimin var olduğunu biliyorum, hissediyorum. Ne varki
bu çalışmamın, sonuçta eğrisi doğrusu ile güzelim Lazca’yı biraz daha günyüzüne çıkaracağını, Lazca’nın, Dünya’da
kaybolmuş dillerin ölüler mezarlığına gömülmemesi için önemli adımlardan biri olacağını, biraz daha ete
kemiğe büründüreceğini hissediyor ve bununla mutlu oluyorum.
Bu yüzden Yaşar bayraktar’a, sonra anadan doğma Laz olup ana dilini ilk defa kağıt üzerinde okurken,
bir hayli zorluk çekmesine rağmen emekli gözlüklerinin arkasından bıkmadan usanmadan eveleye geveleye
kelime yanlışlarımı bulan emekli öğretmen Sevinç Demirel’e, Şiirlerimi, bıkmadan hece hece kontrol edip
düzelten araştırmacı Hasan Uzunhasanoğlu’na ve tabii ki bu kitabın basılmasında ve her anlamda desteğini
eksik etmeyen İsmail Avcı Bucaülişi gibi dostlarıma velhasıl, yazarken Lazona ikliminde bana esin kaynağı olan
canlı cansız tüm objelere, havasına suyuna, şiirlerimin seviyesini anlamak için her fırsatta ‘dinle, sana bir Lazca
şiir okumak istiyorum bakalım beğenecek misin?’ deyip başlarını şişirdiğim tüm arkadaşlarıma sabırları için
binlerce defa teşekkür ediyorum, éaşa extit.
Bölgemizde, yazılı kaynaklar çok az olup dilden dile ulaşan şiirsel kalıtlar, daha çok destanlar, aşk dörtlükleri maniler ve atma kovalamalardır. Pek çoğunun yazarı bilinmediği gibi pek çoğunun efsaneleşmiş kahramanları da bilinmez.tarihimizin derinliklerinden insandan insana, dilden dile akar gider. Anlayacağınız yazanı, söyleyeni, dinleyeni kahramanları bilinmemesine rağmen toplumumuzun folklorik özelliklerini ve güzelliklerini bünyelerinde taşırlar. Örneğin Türkçe yazılmış;
‘Yaşum ondort yeni dünya xavesi
Beni boğdi bu Abu’nun deresi
Bilmeyenler sorsun Abu neresi
Beni boğdi bu Abu’nun deresi’
diye başlayıp uzun uzun devam eden gencecik bir kızın Abu deresinde boğulmasının destanı, gurbetten yürüyerek memleketlerine gelirken dağ başlarında (Arxal dağı, Artvin) tipiye tutulup donarak ölen beş delikanlının trajik öyküsünü anlatan ‘Arxal Dağı Destanı’ veya ‘Nokta Ana Destanı’ gibi eserler,
‘Zenis borûi Tunaşa niûi şkule
Yano yano geliûi ondğe şkule
Mabgarinu oxoyşa bidi şkule
Ordo moxti na şuri mişinare’
diye başlayıp gurbetten uzun süre gelmeyen bir delikanlının karısının ağıdı, muhacirlik ve savaş dönemlerindeki trajik olayları anlatan Lazca manzum eserlerin pek çoğunun ne yazarı, ne de olayın kahramanları belli olmamasına rağmen hiç aksamadan ağızdan ağıza geçmiş, günümüze kadar gelmişlerdir.
Tüm dünya’da destanlar; Oğuz, Uygur, İliada, Odiseia, Şahname, Nibelungen, Kalivela gibi yapıtlar genellikle manzum eserlerdir ve dünya literatürüne geçmişlerdir. Demem o ki, bir topluluk, tarihi boyunca geçirdiği trajik olayları şiirselleştirip bir şekilde gelecek kuşağın adeta genlerine kazır. Yakın tarihimizde Anadolu insan mozayiğinin, emperyalist istilaya karşı verdiği topyekün dişe diş mücadele için nice manzumeler, destanlar düzülmüştür.
‘Çanakkake içinde aynalı çarşı
Ana ben gidiyom düşmana karşı’
ya da
‘Burası muştur, yolu yokuştur
Giden gelmiyor, acep ne iştir’
diyen dörtlükler trajik olayların destansı anlatımlardır.
Nazım Hikmet’in “Kuva-i Milliye Destanı” adlı eseri bütünüyle bir destan olduğu gibi, içine serpiştirilmiş ‘Arhaveli İsmail’ , ‘Karayılan’ veya ‘Kızkapanoğlu Vehbi’ gibi öyküler de birer destandır.
Eğer trajik bir öykünün destan olabilmesi için ille de Dünya literatürüne girmesi gerekmiyorsa, Lazona’da kuşaktan kuşağa aktarılan ve halk tarafından destan olarak tanımlanmış o kadar çok öykü var ki her biri kendi başına bir kitap konusudur. Eğer sağlığım ve ömrüm elverirse - ki halen bir sorun yok- bu konuda yaptığım çalışmaların tümünü ayrı bir kaynakta toplamakta kararlıyım.
Kararlıyım çünkü; üretim araçlarının ve ilişkilerinin hızla değişmesi ile ‘niçin’ i ve ‘neden’i ne olursa olsun genç kuşağın toplumsal belleğinde insansı duyguların dışında mekanik, sanal bir format oluşmakta, geçmişin kültür bırakıtları tüm etik değerlerle beraber bellekleden hızla silinmektedir. Teknolojinin gelişme hızına dönüp bakıldığında, insanoğlunun duygusuz bir makine parçası, bir robot haline dönüşeceği günlerin pek uzak olmadığını söylemek mümkün. Artık Dünyamız’da ne olup neyin olmayacağı konusunda bir yerlerde bir takım insancıklar, insani duygulardan uzak dev bilgisayar ekranlarının başında, Dünya’yı zumluyor, yer altı yer üstü zenginliklerinin gaspı için hesaplar yapıyor ve karar veriyorlar. Onların sanal hafızalarında insani değerlere ve erdemlere ilişkin bir kayıt yoktur. Her şey sanal ortamda geliştiği için dokunma, duyma, koklama, hissetme gibi bir takım insansı sistemleri körelmiştir. 1977 yılında bir seminer! konusunu hazırlarken yaptığım incelemede, II. paylaşım savaşından sonra Dünyamız’ın, é7 yıl içinde 125 yılı kapsayan savaşlara sahne olduğunu dehşetle tesbit etmiştim. Otuz yıl sonra günümüzde hala oluk oluk dökülen insan kanı, emperyalist işgalin, kat be kat vahşileştiğini bütün Dünya yine dehşetle gözlemliyor. İnsanı insan yapan tüm değerler atalarımızla birlikte mezara gömülüyor, hızla yok olup gidiyor. İnsanlık tarihinin çöplüğünde, yok olan binlerce kültürün kalıntılarını görüp, bugüne sahip çıkmanın yakıcı bir görev olduğunu kavramak zor değil
Bu nedenle atalarımızdan devraldığımız -miras değil, keşke öyle olsa. O zaman hovardaca harcayabilirdik- paha biçilmez kültürel değerlerin gelecek kuşaklara devr-i teslim edilmesi gereğinin sorumluluğu içinde, güzelim ana dilim Lazca ile şiirler yazıp, Lazca’yı öğreten atalarıma karşı evrensel görevimi yerine getirmenin huzuru içindeyim.
Nurdoğan DEMİR ABAŞİŞİ